ELEŞTİRİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ELEŞTİRİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Ekim 2015 Pazartesi
23 Haziran 2015 Salı
20,000 Days on Earth
Iain Forsyth ve Jane Pollard'ın yazıp yönettiği belgesel türündeki yapım 20,000 Days on Earth Avustralyalı ünlü rock şarkıcısı Nick Cave’in hayatının bir gününe odaklanıyor.20,000. güne doğru akan bir jenerikle giriş yapan belgesel başta bir müzik yaratıcısı olan Nick Cave'in sanatıyla ilişkisini masaya yatırıyor.Daha çok Nick Cave'in deneyimlediği olaylarla bir yere varmaya çalışırken kimi zaman karşılıklı sohbetlere, sürpriz konuklara ve mini konserlere yer veriliyor.
Nick Cave'in ağzından sanatçının ve sanatının doğasıyla ilgili bir kısım düşündürücü unsurları deneyimleme imkanı buluyoruz.Deneyim ve tecrübenin hem bir yazar olarak hemde bir müzisyen olarak sanatçının ilham ve yaratıcılığına etkisinin altı çiziliyor.Yer yer Nick Cave'in eserlerinin kendisi için anlamlarına da değiniyor.Nick Cave'in içini açtığı bu sohbetlerde sanatın doğasının insanı değiştirebileceğine dair izleyiciyi de düşünmeye iten unsurlar belgeselin en güçlü damarı oluyor.Fakat Nick Cave'in bu hoş ve samimi sohbetleri 20,000 Days on Earth 'ü çok kaliteli bir belgesel olarak anmamıza yetmiyor.Bittikten sonra birkaç düşünce dışında hafızalarımızda çok yer etmezken belgesel türüne bir farklılık veya büyük katkı da getirmiyor.Daha çok sanatçının sevenleri için Nick Cave'in doğasını daha yakından incelemeye olanak sağlayan bir belgesel.Kamera ve kurgu aksamadan, iyi işlerken Nick Cave'in kapanıştaki Jubilee Street şarkısıyla verdiği konser ile zirvede kapatıyor.
NOT:C+
22 Nisan 2015 Çarşamba
Fast & Furious 7
2001 yılında başlayan Fast & Furious serisi 7. filmiyle karşımıza gelirken bu süre içerisinde seri 2000'lerin en popüler araba temalı filmlerini üretti.Son model lüks arabaları; sokak çeteleri, hız, aksiyon, kas ve testosteron şovuyla birleştiren bir metot uygulayan film serisi bu süreç içerisinde Rob Cohen (1), John Singleton (2), Justin Lin (3-4-5-6) ve son olarak korku sinemasında son dönemin en yekin isimlerinden biri olan James Wan'ın eline geçti.Bu süre içerisinde benzer temalı rakip filmler de üredi fakat hiçbiri Fast & Furious popülaritesini yakalayamadı.Bunlardan akla gelen en son örnek sanırım 2014 senesi içindeki "Need for Speed" filmi.İlk dört film sokak çeteleri, çaylak yarışçı gibi konuların etrafında dönerken biri iki seyir zevki veren film haricinde oldukça vasattı.Fakat 5. filme geçerken yarış arabalarıyla soygun temasını birleştiren yapı haddini bilen bir aksiyon çerçevesinde başarılı olmuştu.Kalite anlamında çok bir şey göstermeyen bir aksiyon serisi olsa da araba temalı aksiyon filmleri arasında rakipsiz oluşu beraberinde giderek artan popülarite ve gişe getirisini, onlarda doğru orantılı olarak bütçeyi yükseltmişti.Fakat artan bütçe 6. filmle beraber abartılı ve saçmalayan bir aksiyon doğurdu.Çocukları eğlencesine dönüşen seri daha da yükselen bütçe ve yönetmen değişimiyle beraber yeniden karşımıza geldi.Paul Walker gibi genç bir aksiyon sineması oyuncusunu kaybeden seri belki bu sefer James Wan'ın elinde bir şeye dönüşür umuduyla az bir beklenti içindeydik.Fakat özellikle 6. filmde artan abartı aksiyon ve testosteron şovu; belki de kimi izleyici tarafından kabul görmesi sebebiyle 7. filmde de değişmemiş.
Bu defa Jason Statham'ı kötü adam olarak karşımıza çıkartan film klişe ve mantıksızlıktan ödün vermeyen senaryosu, inandırıcılıktan uzak ve kale alınmayacak aksiyonuyla yine yerlerde sürünüyor.James Wan'ın birkaç hakkı teslim edilebilecek aksiyon sahnesi dışında seriye taze kan olmak adına hiçbir şey katamıyor.Bundan sonra kendisinin sinemaya değer kattığı korku türüne geri dönmesini diliyorum.Senaryoyu ise sanırım oyuncak arabalarıyla hayal kurarak oyun oynayan bir çocuk yazmış.Senaryo; uçan arabalar, bir türlü ölmek bilmeyen süper yarış kahramanları, hükümetin olmadığı her yerin rahatça havaya uçurulduğu inandırıcılıktan uzak, klişelerin tavan yaptığı ögelerle dolu.Olaylardan, artistik laf etmek için kıvranan diyaloglara kadar her şey ucuz ötesi.Ama tabi bunca şeyi umursamaz ve gözünüzü yumabilirseniz Fast & Furious 7 hakkı teslim edilebilecek kimi aksiyon sahneleri, finalde Paul Walker'ı layıkıyla anması ve gelişen sinematografiyle en azından bir olumlu cümleyi hak ediyor.
PUAN:4.5 NOT:D
29 Mart 2015 Pazar
A Most Violent Year
Margin Call ve All Is Lost sonrası karşımıza A Most Violent Year ile gelen J.C. Chandor üçüncü filminde New York tarihinin suç seviyesinin tavan yaptığı dönemlere götürüyor bizi.Bu dönemde iş piyasasında ayakta durmanın ve onurlu iş yapmanın zorluğunu göçmen bir ailenin üzerinden anlatıyor.A Most Violent Year potansiyelli bir yönetmenin All Is Lost gibi gereksiz denemelerle yeteneğini heba etmek yerine böylesi kaliteli suç filmleriyle karşımıza gelmesi gerektiğini gösteren bir film.
1981 yılındayız.Dönemin New York'unda suç seviyesi tavan yapmıştır.Bu dönemde petrol işiyle uğraşan Abel Morales şehrin petrol piyasasına girmeyi amaçlar.Fakat bu dönemde iş yapmak sanıldığı kadar kolay değildir.
Sokaklarda şiddetin ve kanunsuzluğu en çok arttığı yıllarda iş piyasasının kurallarına göz atan film onurlu iş yapmaya çalışan bir adamın piyasanın çıkmazlarıyla sınanmasını anlatıyor.J.C. Chandor senaryosunun temellerini son derece gerçekçi bir olay örgüsüyle atıyor.Bukalemun misali bu yozlaşmış iş dünyasına kendinden olabildiğince az ödün vererek uyum sağlamaya çalışan Abel Morales karakteri bir yana hikayede önemli yere sahip Anna Morales karakterinin de altını önemle çizmek gerek.J.C. Chandor'un sağlam çizilen karakterlerinin yanına dönemin sorununu gerçekçi taşlarla döşeyerek anlatması onu hedefe götürmüş.Senaryosunu anlatırken yavaş fakat her daim ilgiyi canlı tutan bir üslup izlerken dingin anlatının atmosfere katısı da büyük oluyor.Tabi yer yer aksiyonun yükseldiği ve kendini güvensiz hisseden aile etrafında oluşturduğu gerilimli sahnelerinde varlığı kaliteli yönetmenlik katkısıyla şekilleniyor.Uzak planları sık sık tercih eden J.C. Chandor'un yönetmen koltuğunda ortaya koyduğu iş, kamerasından dingin anlatısına kadar tebriği hak ediyor.Görüntü ve sanat yönetiminin de dönemi ve suç ruhunu yakalıyor oluşu filmi güçlendiriyor.Tabi J.C. Chandor'un orijinal senaryosu her ne kadar iyi olsa da tökezlediği bir iki noktanın filmi biraz geriye atması durumu da var.Fakat bu A Most Violent Year'ın kaliteli bir suç filmi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Suç dünyasıyla iç içe bulunan aile babası rolündeki Oscar Isaac rolüne çok yakışmış.Kuşkusuz bu uyum iyi çizilmiş karakter ve iyi bir performans ile birleşince yılın en başarılı erkek oyuncu performanslarından biri olarak karşımıza geliyor.Sarı kısa saçlarıyla değişim geçirmiş bir halde izlediğimiz Jessica Chastain ise karmaşık yapılı karakterinde başarıyı yakalıyor.
PUAN:7.5 NOT:B+
27 Mart 2015 Cuma
The Guest
Adam Wingard ve Simon Barrett'i tekrar bir araya getiren The Guest yabancı gerilimi etrafında dönen, türünün eski referanslarıyla dolu bir film.Dan Stevens'ın başrolünde bulunduğu yapımda başta senaryosunda bulunan kimi bocalamalara rağmen dersine iyi çalışmış bir yönetmenin filmi kavrayışıyla durumu kurtarıyor.David modellemesi, müzikleri ve kimi sahneleriyle akıllarda yer ederken Adam Wingard'ın sonraki projelerini daha çok merak etmemizi sağlıyor.
Askerde ölen oğullarının arkadaşı olduğunu söyleyerek Peterson ailesini ziyaret eden David adında bir adam aile ile kurduğu bağ sonrası ailenin de isteği doğrultusunda bir süre evde misafir olarak kalmaya ikna edilir.Eve giren yabancı gerilimi etrafında dönen filmde zaman geçtikçe sırlarda açığa çıkmaya başlayacaktır.
The Guest ilk yarısında ne yaptığını bilen bir yönetmenin elinden evde yarattığı gerilim ve gizem duygusuyla seyirciyi ele almaya başlıyor.Seyirci David karakterinin gizemini çözmeye uğraşırken klişeleri yıkmak adına hikayenin ortasında farklı bir manevra yapılıyor.Hikaye yapısını arka plana atıp klişeleri yıkmak adına yapılan bu manevra maalesef hedefi bulmuyor.Orta bölümde hikayenin geri kalanını kafamızda çok rahat yazdığımız bir yola girilmesi bir yana film bu bölümde tempo anlamında da kan kaybediyor.Böylelikle Adam Wingard'ın türün dersine iyi çalışmış olması hikaye yapısında yapılan başarısız deneme nedeniyle filmi bir noktaya kadar götürmeye yetmiş.Ama şiddet ve aksiyonun yükseldiği son bölüm filmi yine toparlıyor.Sonuç olarak Adam Wingard ve Simon Barrett'in türün referans ve klişeleriyle oynama isteği bir yere kadar işe yaramış.Öte yandan hikayedeki askeri damar denemesi ise çok detayına girilmesede farklı yaklaşımların ucunu açabiliyor.Adam Wingard'ın kimi sahnelerdeki estetik dokunuşu çok iyi müzik kullanımı ve ışıkla yarattığı atmosfer gibi yan faktörlerle birlikte akıllarda yer ediyor.
The Guest film bittikten sonra dinleyip filmi kafanızda tekrar yaşayabileceğiniz çok iyi soundtracklere sahip.Dan Stevens ise David rolünde; donuk bakışları, karizması ve aksanıyla her ne kadar rolün potansiyelini bulamasa da tatmin edici bir performans ortaya koyuyor.Hatta Dan Stevens'ın karizması düşünüldüğünde tam tipine uygun rol bulmuş diyebiliriz.Tabi daha yetenekli olsa daha unutulmaz bir David izleyebilirdik.Son olarak kadronun geri kalanının genel anlamda başarısız olduğunuz söyleyebilirim.
PUAN:6.7 NOT:B-
27 Şubat 2015 Cuma
Jupiter Ascending
İsimleri her daim Matrix ile anılan Wachowski kardeşler bilim kurgu sinemasında seyretmeye devam ediyor.En son "Cloud Atlas" ile seyirciyi ikiye ayıran vizyon sahibi yönetmenler Andy Wachowski ve Lana Wachowski bu defa fantastik ögelerle süslü bir bilim kurgu evreni yaratıyor.Jupiter Ascending hikayesinin ilgi çekiciliğine rağmen ucuz oyalamaca çalışmalarıyla dolu zamanı geçmiş bir bilim kurgu filmi olarak canlanıyor.Kısacası bu defa Wachowskiler kelimenin tam anlamıyla batırıp çıkarmış.
Melez türler farklı gezegenden gelen yaratıklar gibi farklı türlerin bulunduğu bir evren karşımızda.Uzayda farklı türlerin bir besin zinciri benzeri bir yapı oluşturduğu evrende Jupiter Jones adında temizlikçi sıradan bir kadını izliyoruz.
Bilim kurgu ve fantastik filmler içindeki birçok yapıdan beslenen Jupiter Ascending ilk başlarda merak uyandıran bir hikayeye sahip.Fakat vizyon sahibi olarak andığımız Wachowski kardeşler kendilerinden beklenen yaratıcılığı sergileyemezken göz boyamaya çalışarak seyirciyi oyalayan bir filme imza atıyor.Bu bakımdan ya yönetmen ikilinin büyük yetenek kaybına uğradığı ya da filmin yapımcısı da olmalarının beraberinde gişe kaygısı getirdiği aklımızda canlanıyor.Bilim kurgu sinemasının tekrar büyük yükseliş gösterdiği bu dönemde Jupiter Ascending en ufak bir kalite gösteremiyor.Yönetmenler bu hale mi düştü dedirten klişeler bir yana zamanı geçmiş aksiyon hamleleri ve görsel efektler bile en ufak bir zevk dahi vermiyor.Geriye çöp aksiyon filmleri benzeri gereksiz kovalamaca sahneleri, patırtı gürültü, iki de bir düşen kızı kurtarmaya çalışan Channing Tatum ve bundan medet uman yönetmenler kalıyor.Jupiter Ascending zaten çok yaratıcı veya akıllarda kalabilecek bir film değil.Fakat böyle klişelerden medet umulması ve üstüne (bir iki sahne hariç) aksiyon sahnelerinin başarısızlığı filmi kötünün iyisi diyebileceğimiz bir yapım olmasını engelliyor.Hiç tanımadığımız bir yönetmenin çektiği Hollywood gişe filmi olsa umursamayacağız.Fakat Wachowskilerin; leş aşk hikayesinden filmin sonunda verdiği mesaja kadar ucuz tanımının cuk oturduğu bir film yapacaklarını beklemiyorduk.Son olarak oyuncular da varlık gösteremezken filmin rahatsız edici derece gürültülü olduğunu vurgulamak gerek.
PUAN:4.5 NOT:D
25 Şubat 2015 Çarşamba
Risttuules
Estonya sinemasından çıkan Risttuules veya diğer adıyla In the Crosswind yönetmen Martti Helde'nin henüz ilk filminden sinema dünyasına devrim niteliğinde bir üslup kazandırmasıyla akıllarımızda yer ediyor.Henüz 23 yaşında başladığı filmini 4 yılda tamamlayan genç yönetmen daha önce eşi benzeri görülmemiş tekniğiyle beyinlere kazınan bir filme imza atıyor.2. Dünya Savaşı yıllarında komünist rejimin etkisiyle Stalin'in zorunlu göçe zorladığı yüz binlerin çektiği acıları bir anne ve kızının üzerinden anlatıyor.Donuk görüntülerin şiirsel bir anlatımla harmanlandığı eser unutulmayacak bir aşk hikayesine de ev sahipliği yapıyor.
2. Dünya Savaşı yıllarında Stalin; Letonya, Litvanya ve Estonya halkını Sovyetler Birliği'nin ücra köşelerine göndererek yüz binlerce insanı evlerinden ve özgürlüklerinden mahrum bırakmıştır.Toplama kampı benzeri bir ortamda bu insanları toplayan askerler uzun yıllar boyunca bu insanları işkence, açlık ve bir çok zulümle karşı karşıya bırakmıştır.Filmin senaryosu ise o dönem bu olayları yaşayan bir kadının mektuplarından Martti Helde ve Liis Nimik tarafından uyarlanıyor.
Kocasıyla ayrılmak zorunda kalan baş karakterimizin kızıyla beraber sürgünde geçirdiği yıllar; çok büyük bir bölümü duran karelerden oluşan siyah beyaz şiirsel bir anlatı üslubuyla karşımıza geliyor.Yönetmen senaryosunu düz bir biçimde uyarlamak yerine duran görüntüler eşliğinde bir anlatıcıyla beraber hareket etmeyi seçmiş.Kendisi de söylemiyle "benim için hikaye perdeye nasıl daha iyi yansırsa o üslupla çekmeyi tercih ederim" diyerek bu doğru yönelimini açıklıyor zaten.Martti Helde'nin daha önce görülmemiş bu üslubu olayın dramatik ve şiirsel boyutunu adeta bilinçaltımıza kazıyor.Böylelikle film bittikten sonra seyircinin üstünde daha önce deneyimlemediği bambaşka ama aynı zamanda sert ve derin bir etki bırakıyor.
Martti Helde sinemaya yeni bir kimlik kazandırmasının yanı sıra bu tekniği uygulama profesyonelliği bakımından da ilk filmi olması göz önüne alındığında çok büyük bir başarıya imza atmış.Çekimi tek gün süren kimi sahneler için 6 aya yakın bir süre hazırlık yapıldığını belirten yönetmen görüntü yönetmeni Erik Põllumaa'ın da desteğiyle yönetmenlik koltuğunda devleşiyor.Uzun plan sekanslarını hikayenin yaşanmışlığından da güç alarak şiirsel bir tonla ekrana getiriyor.Benzer temalı filmlerden rahatlıkla sıyrılarak kendi kabuğunu oluşturan film unutulmaz sahnelere de ev sahipliği yapıyor.Duran kareler içinde süzülen kamera Erik Põllumaa'nın siyah beyaza hakimiyetiyle izleyicisini bir nevi üç boyutlu tablo içerisinde gezintiye çıkarıyor.Senaryosunun büyük çoğunluğunu olayı yaşayan kadının anılarından, küçük bir kısmını olayı yaşayan diğer insanların anılarından kurgulayan yönetmen son mektubu ise kendi yazmış.O dönemki rejime tavrını net çizgilerle koyan film dönemin politik buhranını bir kadından yola çıkarak genele yayıyor.Böylelikle bir nevi büyük tablonun küçük bir parçasını gözler önüne seriyor.Şiirselliği ve görüntüleri hafızada büyük yer edinirken anlattığı aşk hikayesi ise filmin en vurucu yönü.Risttuules aslında bir bakıma duran zamanıyla; unutulmaz bir aşkı ve savaşın yarattığı cehennemi hafızalara kaydediyor.Hareketli görüntüler cennetten bir parça iken duran görüntüler cehennemi simgeliyor.Ama öte yandan özellikle orta bölümlerde bazı kısımların kesilip atılabilirmiş ya da kısaltılabilirmiş hissi yaratmasının filme az da olsa değer kaybettirdiği de bir gerçek.Son olarak Laura Peterson'un duru güzelliği ve surat ifadelerinin filme oldukça yakışmış olması durumu da var.
Risttuules ile ilk filminden devrimci bir üslup ile karşımıza gelen Martti Helde bu cesaretinden dolayı ayakta alkışlanmalı.Seyirci üzerinde tarifsiz bir etki bırakabilme potansiyeline sahip film sinemanın nelere ev sahipliği yapabileceğinin bir kanıtı adeta.
PUAN:8 NOT:A-
19 Şubat 2015 Perşembe
Mandariinid
Zaza Urushadze'nin yazıp yönettiği Estonya filmi Mandariinid veya diğer adıyla Tangerines; 1990 yılında Abhazya’da başlayan Çeçenler ile Gürcüler arasındaki savaşta yaşanan bir olayı konu alıyor.Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar'a aday olan yapım çok farklı bir film değilse de savaş karşıtı yapısı ve dramatik yönüyle etkilemeyi başarıyor.
O dönem Çeçenler ile Gürcüler arasındaki savaşta arada kalan Estonyalılar huzurlarının bozulması üzerine bölgeyi terk ederek ülkelerine dönmüşlerdir.Bölgeyi terk etmeyen Ivo ve Margus adında iki Estonyalı yaşlı adam ise savaş sırasında mandalina ticareti yapmaktadır.Birgün evlerinin önünde gerçekleşen bir çatışma sonrası biri Çeçen biri Gürcü iki adamı yaralı olarak kurtarırlar.Bunlara hasta bakıcılığı yapan Ivo ayrıca bu iki düşmanın arasındaki çatışmaları engellemeye çalışacaktır.
Mandariinid çok farklı veya bilmediğimiz bir film değil.Gerek mesajları gerekse de film bittikten sonra elde kalanlar daha önce tatmayıp bilmediğimiz şeyler de değil.Fakat Mandariinid tüm bu bilinirliliğine rağmen seyircisini etkilemeyi başarıyor.Filmin atmosferi ve ruhu izleyici üzerinde hep bir gerilim yaratıyor.Hiçbir zaman büyük oynamıyor belki ama sade yapısıyla tatmin edici ve akılda kalıcı bir seviyeye erişiyor.Ivo başta olmak üzere yarattığı karakterleri ve savaş karşıtı duruşu bir yana yer yer seyirciyi hüzünlü düşünceler içerisine sokabilen bir film.
Zaza Urushadze'nin sık sık başvurduğu kamera kaydırmaları bazen yersizleşse de anlatım başarısı filmin ruhunu sağlamlaştıran en önemli faktörlerden.Kadrodaki dört oyuncu da rolünün üstesinden gelerek filme katkı yapıyor.Belki parlayan bir performans yok ama oyunculuğun ön plana çıktığı bu filmde Giorgi Nakashidze ve Lembit Ulfsak'in performansları oldukça başarılı.
Mandariinid savaş üzerine bilindik tezleri olan fakat savaş karşıtı duruşuyla etkileyen bir yapım.Bir başka tanımla yapacak olursak; farklı bir meyve değil yine mandalina yiyoruz belki ama tadının güzel olmadığı söylenemez.
PUAN:7 NOT:B
Mr. Turner
İngiliz sinemacı Mike Leigh'ın Empresyonizm akımının öncülerinden ünlü İngiliz manzara ve doğa ressamı J.M.W. Turner'ın hayatını ele aldığı Mr. Turner iki buçuk saatlik süresi boyunca son derece dingin akan bir biyografik film.4 dalda Oscar adaylığı bulunan yapım Mike Leigh'ın filmi ressamın tabloları gibi çekmesiyle bir nevi ressama saygı duruşu olarak canlanıyor.Mr. Turner ressamın ve sanatın doğasına dair bir kaç önemli incelemesi ve görsel çekiciliği dışında fazla kayda değer noktası olmayan bir biyografi.
Film J.M.W. Turner'ın hayatının son 25 yılına odaklanırken ressamı somurtkan fakat işine kendini adayan bir karakter olarak çiziyor.Somurtkan ve yer yer duygusuz biri olarak canlanan Turner daha çok sanatı ve eseleri arasında hayatının anlamını bulan biri.Mike Leigh ve teknik ekibinin üzerine çok emek harcadığı her karesinden fışkıran görüntüler adeta ressamın tablolarından çıkmış hissini yaratıyor.Mike Leigh'ın doğa ve manzara görüntülerini ele alışı ressamın tarzının sinemaya aktarılmış bir hali gibi.Fakat Mike Leigh ve teknik ekibinin tüm ustalığına rağmen filmin sanatçı ve eserlerinin doğasına dair bir kaç altı çizilebilecek incelemesi dışında anlatacak çok bir şeyi yok.Hele ki iki buçuk saat boyunca anlatacak hiçbir malzemesi yok.Uzun süresi boyunca son derece dingin temposunun üzerine çokta önem taşımayan olay örgüsü eklemesi filmin kalite kaybına uğramasına neden oluyor.Bir süre sonra ressamın sanatı tamam ama hayatının çok bir esprisi yok diye düşünüyorsunuz.
Ressamın tablolarını iyi incelediği belli olan Dick Pope'un görüntü yönetimi de aynı Mike Leigh'ın yönetmenliği gibi ince eleyip sık dokunmuş.Muazzam görüntülerde kullandığı renkler hayranlık uyandırıcı.Görüntülerin bu denli iyi oluşu adeta ressamın tablolarına birer saygı duruşu gibi.Film boyunca somurtmasından şikayet edilen Timothy Spall'ın karakterinin anlaşılmaz ve itici olması gibi dezavantajlarına rağmen rolünü ustalıkla canlandırıyor.Son olarak sanat yönetimi ve kostüm tasarımlarının da hakkını vermek gerek.
Mr. Turner uzun süresi ve anlatacak çok bir şey olmamasının acısını çeken bir film.Mike Leigh ve teknik ekibinin üstün emeğine rağmen Mr. Turner; belki kötü bir film değil ama sinemada çok yer edinecek bir biyografi de değil.
PUAN:6.8 NOT:B-
7 Şubat 2015 Cumartesi
Big Eyes
Tim Burton'ın son filmi Big Eyes 1950’li yıllarda sanat dünyasında patlak veren büyük bir skandalı konu alıyor.Gerçek bir olaydan uyarlanan yapım Ed Wood gibi başyapıt seviyesindeki bir biyografiye sahip Burton sineması için belki kötü seviyesinde değil ama tatmin etmeyen yapımların arasına eklenen son halka.
1950’li yıllarda iri gözlü çocuk tablolarıyla tanınan Amerikalı ressam Margaret Keane ve eşi Walter Keane'i konu alıyor film.Büyük sükse yapan tabloları aslında Walter Keane değilde eşinin yaptığı ortaya çıkınca sanat dünyası için büyük bir skandal patlamış oluyor.
Sanata saygılı ve tavırları son derece sempatik olan Margaret ile onun tam zıt kutbu; sanatı ün ve para için kullanan dolandırıcı Walter'ı izliyoruz.Tim Burton'ın kendine has tarzını tam olmasa da belli açılardan belli ettiği bir eser Big Eyes.Çiftin tanışma ve evlenme döneminin anlatıldığı ilk çeyrek oldukça vasat geçse de ilerleyen bölümlerde seyre değer olaylar yaşanıyor.Christoph Waltz'ın rezalet oyunculuğunu bir kenara bırakırsak iki zıt karakterin ilgi çeken yapıları ve çekişmeleri seyirciyi bağlıyor.Film belki çok değerli bir biyografi olarak anılamaz fakat sanatçının; sanatı ve eserleriyle olan bağı inceleme açısından değerli noktalara değinmeyi iyi başardığı bir gerçek.Tim Burton özellikle kamerasıyla Margaret ve tablolarını aynı kadraja aldığı sahnelerde de bu bağı sıkça vurguluyor.Renkli sanat yönetimi ise Tim Burton etkisine sahip.Zaman zaman Margaret'ın neden bu olaya karşı çıkmadığı ve bu kadar süre sessiz kaldığı noktasında izleyicinin kafasında soru oluşsa da film Margaret'ın masumiyetine inanmamızı istiyor.
Amy Adams tablolarındaki iri gözlü kız kadar masum karakterini içten oyunculuğuyla birleştirerek başarılı bir performansa imza atıyor.Christoph Waltz'a gelirsek, tam tersine karakteri gibi itici bir performans ortaya çıkarmış.Abartılı bir oyunculukla göz boyamaya çalışan, kelimenin tam anlamıyla berbat bir performans."Inglourious Basterds"da ki mükemmel performansının etkilerini şimdiki rollerinde hala görmemiz acaba tek performanslık bir oyuncu mu sorusunu düşünmemize neden oluyor.Cevabını bende kesinleştirmiş değilim ama ileriki zamanlarda cevabı göreceğizdir.
Big Eyes'ın sorunu büyük oynamayan senaryosu ve yönetmeni mi yoksa Christoph Waltz mı bilinmez ama seviyeyi geçen bir biyografi değil.Buna karşın bazı noktalarıyla değerli olduğu ve anlattığı olayla seyircinin ilgisini canlı tuttuğu bir gerçek.Tim Burton budan sonra kariyerine "Ed Wood", "Edward Scissorhands" veya "Big Fish" seviyesinde bir film ekler mi, pek umut etmiyorum.O yüzden kendisinin böyle filmler yerine ya animasyonları ya da kendi tarzını yansıttığı büyük prodüksiyonlu yapımları denemesini tercih ederim.
PUAN:6.7 NOT:B-
İnto The Woods
Rob Marshall'ın kariyerine bir müzikal daha eklediği İnto The Woods Stephen Sondheim'ın müzikalinden sinemaya uyarlanan bir yapım.Grimm Kardeşlerin hikayelerini aynı çatısı altında birleştirme fikrinden çıkan İnto The Woods'un ilgiye değer hiçbir noktası olmazken ortaya sinema ekranında fazlasıyla kötü duran bir müzikal ortaya çıkmış.
Kırmızı Başlıklı Kız, Sindrella, Rapunzel, Külkedisi, Jack ve Fasulye Sırığı gibi çocukluğumuzdan bildiğimiz hikayeleri cadı, fırıncı ve karısı gibi ana karakterlerin etrafında birleştirme fikrinden yola çıkıyor yapım.
İnto The Woods'un hikayesinin seyirci açısından en ufak bir ilgi taşıdığını düşünmüyorum.Hikayeleri birleştirme fikri ortaya atılıp üzerine iyi düşünülmemiş duran bir senaryoya sahip.Seyircinin zaten ezbere bildiği hikayeleri hiçbir lezzetli sos katmadan müzikal bir konseptte birleştirme mantığı en azından sinema için aşırı basit bir düşünce.Üstelik cadı, fırıncı ve karısı gibi eklenen diğer karakterlerin hikayesi de en ufak bir ilgiyi hak etmiyor.Her hikayenin en keyifli noktasını film içinde atlaması ve ikinci bölümde yaptığı manevranın işe yaramaması filme büyük eksi katan diğer faktörler.Sonuç olarak kötü senaryo basit bir yapı üzerinde konumlanınca seyircinin ilgisini ayakta tutamayan sıkıcı ve aşırı basit düşünülmüş bir müzikal karşımıza geliyor.
Rob Marshall'ın müzikal yetkinliği hissediliyor ama İnto The Woods zaten başından kötü bir proje.Meryl Streep'in performansının en ufak bir esprisi bile yok.Son derece sıradan hatta sahne sahne abartıya kaçan itici bir performans.Sanırım aynı performansı başka oyuncu aynı rolde gösterse asla Oscar adaylığı almazdı.Anna Kendrick Sindrella'da fena değilken Lilla Crawford ise kırmızı başlıklı kız rolünde aşırı sırıtıyor.
İnto The Woods müzikal türü içinde en ufak kalıcılığı olamayan bir yapım.Sadece Rob Marshall'ın "Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides" dan sonra tekrar batırdığı bir film olarak hatırlanacak.
PUAN:4.5 NOT:D
4 Şubat 2015 Çarşamba
American Sniper
İlk önce bir Spielberg projesi iken sonrasında Clint Eastwood'a devredilen American Sniper yönetmenin "Jersey Boys" 'tan sonra bu yıl çektiği ikinci film.Oscar yarışına katılabilmek için hızlı bir şekilde hayata geçirilen yapım Chris Kyle adında ünlü bir Amerikan tetikçisinin gerçek hayatını konu alıyor.11 Eylül sonrası Amerikanın Orta Doğu bakışına yönelik çıkan bir başka film olan American Sniper bu yıl Akademi Oscar Ödülleri'nde 6 adaylık elde etti.
Film Amerika'nın başta Irak olmak üzere girdiği savaşlarda ün yapan Chris Kyle adındaki bir tetikçinin vatanseverlikle yoğrulmuş kahramanlık hikayesini anlatmakta.Tüm Amerikan halkına örnek olması istenen bir vatansever gibi sergilenen Chris Kyle'ın ailesi ve işi arasında gelip giden hayatını izliyoruz.
American Sniper'ın en büyük sorunlarından biri filmde neredeyse dişe dokunur hiçbir şeyin olmayışı.Politik tarafını bir kenara bıraksak bile bir biyografi olarak baktığımızda oldukça tatsız tuzsuz bir iş.Senaryo seyircisine vermek istenilen örnek vatanseverlik ve kahramanlaştırma damarlarıyla örülü.Bunun haricinde bir iki küçük değinme dışında ne savaşın psikolojik buhranı ne de başka bir alt metne sahip.Chris Kyle'ın televizyonda gördüğü bir haber sonrası anında asker olmaya karar vermesinin altı iyi doldurulamazken Chris Kyle'ın karısıyla olan ilişkisi ise ilgi çekmiyor.Alt metinlerin bu derece zayıflığı bir süre sonra filmin tek amacının örnek Amerikan vatanseverini tanıtmak olduğunu düşündürtüyor.Filmin süresinin uzun olması ve kırpılması gereken sahnelerin varlığı da söz konusu.
American Sniper'ın içi bu derece boş iken Clint Eastwood'un yönetmenliği bir nevi filmin çok daha dibe batmasını önlüyor.Bazı sahneler gerilimi iyiden iyiye yükseltirken aksiyon içerikli savaş sahneleri yönetimin yanında kurgunun da başarısıyla tatmin edici bir hal alıyor.Joel Cox ve Gary Roach'in kurgusunun yanında filmin ses tekniğinin de başarısına değinmek gerek.Bradley Cooper'a gelirsek belki çok kötü bir rol çıkardığını söyleyemeyiz ama performansı sıradan ve hiçbir espri barındırmıyor.Üstelik ruhsuz bir performans olduğu da söylenebilir.Bradley Cooper bazı rolleriyle oldukça beğendiğim bir oyuncu fakat bu performansının neresine bakıp da beğenip adaylık vermişler bilemedim.
Filmin politik tarafına gelirsek eğer; Clint Eastwood'un siyasi görüşünü sergilediği bir eser.Kahramanlaştırma yapan filmlerle bir sorunum yok hatta bu tipte sevdiğim filmlerde vardır.Sonuçta eldeki malzeme bir savaş kahramanıysa kahramanlaştırma yapılması doğal.Fakat American Sniper bunu yaparken oldukça itici bir yol uyguluyor.Chris Kyle'dan ziyade daha çok kendi siyasi ve politik görüşünü Chris Kyle'ın hayatını kullanarak seyircisine kabullendirmeye çalışıyor.Durum böyle olunca American Sniper politik anlamda son derece derece itici bir hal almış.
American Sniper 11 eylül sonrası Amerikanın derin yarasını ele alan bir başka film.Sonuç olarak politik yönü bir kenara atılsa bile ortaya sinemasal anlamda tatmin etmeyen bir film çıkmış.Elindeki potansiyelli malzemeyi kullanamazken içi iyi doldurulamamış bir hikayeye sahip.Üstelik itici bir kahramanlaştırma yapması da söz konusu.Son olarak American Sniper ile benzer noktalara sahip, bir diğer 2014 yapımı "Fury" yi tavsiye ederim.En azından içi dolu bir film ve kahramanlaştırma nasıl yapılır sorusunun cevabını alabilirsiniz.
PUAN:6.2 NOT:C+
3 Şubat 2015 Salı
Blind
Joachim Trier'in filmlerine yazdığı senaryolarla bilinen Norveçli Eskil Vogt ilk uzun metraj yönetmenlik denemesinde görme engelli bir kadının hayal ile gerçek arasında gidip gelen dünyasını yansıtırken ortaya körlüğü konu alan en farklı filmlerden biri çıkıyor.Blind Eskil Vogt'un hem senaryo hemde yönetmen koltuğundaki zeki hamleleriyle damakta çok farklı bir tat bırakan kaliteli bir film.
Görme yetisini kaybetmesiyle beraber kendini evin içine kapatarak hayatına yeni bir yön vermeye başlayan Ingrid'in görme engeli bir süre sonra onu hayal gücünün sınırlarıyla baş başa bırakacaktır.
Blind kör bir kadının bakış açısından hayal ile gerçeğin Eskil Vogt'un hem senaryodaki hemde yönetmen koltuğundaki zeki hamleleriyle harika bir yapı eşliğinde kurgulandığı bir eser.Seyirciyi film boyunca gerçek ve hayal arasına sıkıştıran yapım pek çok sahnede de seyircisini şaşırtmayı başarıyor.Eskil Vogt son derece orijinal ve detaylı düşünülmüş senaryosunu aynı kalitede bir yönetmenlikle ekrana aktarıyor.Körlük temasını; engelli bir kadının engelinden dolayı sınırları daralan hatta sıkıcılaşan hayatından hayal gücüyle yeni bir yol çizmesi olarak ele alıyor.Körlüğün yarattığı fiziksel engelden ziyade manevi zorluklarla seyircinin empati kurması isteniyor.Ingrid'in bu yola başvurmasındaki belki de en büyük nedenin sıkılmak olduğunu söyleyebiliriz.Gerek empati kurulduğunda gerekse de film bitimindeki son cümle de bu tezi bir nevi destekliyor.Öte yandan bu sıkıcı hayattan kurtulma çabası Ingrid'in cinsel arzularını dışa vurmasına yol açıyor.Cinsel fanteziler bir yana kocasıyla olan ilişkisi ve kör bir kadının şüpheci yaklaşımının da altı iyi dolduruyor.Diğer bir açıyla filmin senaristliğin hayal kurmayla ilişkisini de incelediği söylenebilir.Blind çok mükemmel veya kendini hayran bıraktıracak bir film değil fakat çok farklı ve kaliteli bir deneyim olduğu kesin.
Körlük temasına uygun beyaz ağırlıklı görüntü ve sanat yönetimi ağırlığını hissettirirken Eskil Vogt'un ilk filmdeki yönetmenliği ve sahneleri kurgulayışı son derece usta işi.Arada çalan müzik farklı bir tat bırakırken Ellen Dorrit Petersen görme engelli karakterini son derece profesyonel ve yerinde bir performansla canlandırıyor.Öte yandan Henrik Rafaelsen'i de rolünde hiç fena bulmadım.Son olarak filmdeki bir sahnede Eskil Vogt'un kamerasının camdan saniyelik gözükmesi gibi çok küçük bir film hatası bulunduğunu da not edebilirim.
Sonuç olarak kör bir kadının gözünden hayal ile gerçeğin seyirciyi şaşırtan bir yapıyla kurgulandığı, alt metinleri sağlam bir film canlanıyor.Sinemada çokça işlenen körlük teması en farklı yaklaşımlarından biriyle karşılaşırken Eskil Vogt hem orijinal senaryosu hemde ilk filminde ortaya koyduğu yönetmenlik ise takdiri hak ediyor.
PUAN:7.5 NOT:B+
2 Şubat 2015 Pazartesi
Panzehir
Alper Caglar'ın yönetmen ve senarist olarak imzasını attığı Panzehir İstanbul'un yeraltı dünyasını ele alırken ilk olarak yerli sinemadaki aynı türdeki çoğu yapımın aksine görsel işçiliğe önem veren bir suç filmi olmasıyla dikkati çekiyor.Yerli sinemanın en büyük sorunlarından olan evrenseli yakalama adına da başarıyla anılacak yapım kimi eksiklerine rağmen ülke sineması adına yeni bir soluk.
Alper Caglar'ın senaryosu İstanbul'un yer altı dünyasını ele alırken bu karanlık dünyada başı çeken rekabetçi üç mafyayı gözler önüne seriyor.Bu karanlık dünyanın en büyük tetikçisi olarak anılan ana karakterimiz Kadir Korkut ise bir kıza aşık olmuş ve Kara Cemal adlı iş vereninden artık emekliye ayrılmasını istemektedir.Bir yandan Kadir Korkut ihanete uğrarken diğer yandan polislerin mafyaya sızması için gönderdiği bir köstebekte vardır.
Panzehir İstanbul'un suç dünyasını incelikli çalışılmış görsel işçiliğiyle ele alırken zamana karşı bir tetikçi gerilimi yaşatıyor.Tempoyu canlı tutan müzikleri ve siyah, mavi tonlu renklerle harmanlanan karanlık atmosferiyle ülke sinemasındaki benzer bir çok film için atmosfer yaratma dersi veriyor.Bunun yanında hikayesinin gerilim ve aksiyon dolu yönü Alper Caglar'ın iyi yönetimiyle birleşince oldukça akıcı bir film canlanıyor.Panzehir kuşkusuz Alper Caglar'ın uzak doğu suç filmlerini çizgi roman estetiğiyle birleştirdiği bir suç filmi olarak da anılacaktır.Bu bakımdan yönetmen-senaristin bu yapıdaki filmlerden etkilendiği hem karakterleri hemde birçok sahnesinden kendini belli ediyor.Sonuç olarak hem bu bakımdan hem de görsel işçiliğe önem vermesi bakımından ülke sinemasına yeni ve gerekli bir soluk getirme açısından büyük bir umut oluyor.
Panzehir'in müzik kullanımı ve Mehmet Basbaran'ın görüntü yönetimini çizgi roman estetiğine iyi yedirmesi akılda kalan bir çok sahnenin olmasını da sağlıyor.Tüm bu artılarına rağmen senaryoda aksayan noktaların varlığı özellikle final bölümüyle beraber kendini belli ediyor.Klişe dolu final çok tatmin etmezken filmin kimi zaman zorlama bir şekilde özlü söz söyleme çabasına düşmesi oldukça negatif yansıyor.Öte yandan filmdeki aşk hikayesinin altı iyi doldurulmaması göze batıyor.Bu nedenler göz önüne alındığında senaryo anlamında hala kat edilmesi gereken yol var dedirtirken filmin evrenseli yakalayan bir yapı oluşturması ise tatmin edici.
Emin Boztepe tetikçi rolü için uygun bir fiziksel yapı oluştururken Emir Benderlioglu performans anlamında filmin en öne çıkan ismi.Filmin finalinin ise muhtemel bir devam filmine kapı araladığı söylenebilir.
PUAN:6.5 NOT:B-
1 Şubat 2015 Pazar
The Babadook
Jennifer Kent ilk uzun metraj filminde psikolojik korku filmine imza atarken tarzıyla, benzer yapıdaki filmlere farklı bir açılım getiriyor.Yaşadığı trafik kazası sonucu çocuğunun doğduğu gün kocasını kaybeden bir kadını sorunlu oğluyla beraber; anne-oğul ilişkisi içinde gerilim, korku ve psikolojik faktörleri harmanlayarak işliyor.Sonuç olarak Jennifer Kent'in zeki hamleleriyle son derece kaliteli bir iş canlanıyor.
Amelia oğlunun doğduğu gün kocasını kaybetmiştir.Olayın yedi yıl sonrasında geçen filmde; sorunlu ve hiperaktif oğlu Samuel ile başa çıkmakta zorlanan Amelia hem kocasının olmayışının acısını hala sindiremezken hem de çevresinin oğlu hakkındaki şikayetlerinden ötürü psikolojik zorlanmalar yaşayacaktır.Oğlunun bulduğu Mister Babadook adlı esrarengiz bir çocuk kitabı ise ikiliye korku dolu anlar yaşatacaktır.
Jennifer Kent'in senaryosu anne-oğul ilişkisinden beslenirken sorunlu iki karakterin yapısı ve çekişmelerinin trajik bir olayın psikolojik yansımaları şeklinde var oluşu filmde ilgiye değer bir omurga oluşturuyor.Öte yandan kitaptan çıkan Mister Babadook ile de karabasan kavramını iyi kullanılmış klişeler ve yenilikçi bakışları harmanlayarak filmin içine iyi bir estetikle yediriyor.Durum böyle olunca hem hikayesiyle hemde korkutma becerisiyle son derece kaliteli bir korku filmi ortaya çıkmış oluyor.Jennifer Kent'in yönetmenlik hamleleri filme büyük katkı sağlarken yönetmen genelde karanlık ev içini mekan olarak tercih ediyor.Radek Ladczuk'un gri ve mora çalan renkleri sağlam bir korku atmosferi yaratırken Mister Babadook'un ezgileri ise korku filmlerine has, akılda kalan güzel bir içerik.Öte yandan Jennifer Kent hızlı sahne geçişleri ve tıkırtı, fısıltı gibi seslerle de atmosfer oluşturma adına hedefi bulan hamlelerde bulunuyor.Fakat yer yer hikayenin ve kurgunun gereğinden hızlı akması özellikle filmin ilk yarısında seyircinin filme dahil olması adına olumsuz yansımış.Yine de The Babadook özellikle son bölümüyle tüyler ürperten bir korku-gerilim yaşatıyor.Donuk bakışlarıyla izlediğimiz Essie Davis performansını filmin geneline yaymakta güçlük çekerken küçük yaştaki Noah Wiseman üstüne düşen sorunlu çocuğu iyi yerine getiriyor.Son olarak The Babadook'un Alejandro Amenábar'ın "The Others" ıyla da benzeyen bazı noktaları mevcut.
Hem psikolojik incelemeleri hem de korkutma becerisiyle The Babadook acaba korku sineması yeni bir yönetmen mi kazanıyor dedirten oldukça kalite bir film.
PUAN:7.5 NOT:B+
30 Ocak 2015 Cuma
Blackhat
Suç filmlerinin stilize yönetmeni olarak öne çıkan Michael Mann genelde suç dünyasını ve suçlu psikolojisini sosyolojik çıkarımlarla birlikte ele alırken bunu aksiyon ve gerilim atmosferiyle harmanlayarak üst düzey bir yönetmen işçiliğiyle seyircisine sunar.Yönetmen bu defa internet suçlarına el atıyor.Mahkum olan bir hackerı odağına alarak Amerika'dan Çin'e uzanan karanlık siber suç dünyasını anlatırken film yönetmenin yanlış proje seçimi olarak akıllarda kalıyor.
Morgan Davis Foehl'in senaryosunu yazdığı film Amerika ve Çin ekseninde yaşanan siber suçlardan dolayı olayla ilgilenen bir grup ajanın yardım almak için hapisten çıkardığı bir hackerı odağına alıyor.Zamanında işlediği siber suçlardan dolayı hapse yollanan Nick bu defa gizli amaçları uğruna suç işleyen bir örgütü durdurmaya çalışacaktır.
Blackhat Michael Mann'in suç dünyasını o alıştığımız tarzda ele alması ve aksiyon sahneleriyle ilgi çekici olsa da filmin en büyük sorunu senaryosundan kaynaklanıyor.Morgan Davis Foehl'in senaryosu bilindik ve hiç bir açıdan yeni değil.Polisler ve bir terör örgütü arasında yaşanan kovalamaca genelde son derece dingin yer yer ise gerilim ve aksiyonla harmanlanmış bir üslupla karşımıza çıkıyor.Filmin alt metinlerinden de çok ilgi çekici bir şey çıkmayınca Michael Mann'in projeyi kabul ederek hatayı en başta yaptığını anlıyoruz.Yine de Mann'in stilize üslubu ve aksiyon sahnelerini ele alış biçimi filmi daha diplere düşmekten kurtarıyor.Gerilimi yükseltmeyi iyi bilirken aksiyon sahnelerinde de sallanan kameraya sıkça başvuruyor.Özellikle finalde kalabalık bir meydanda geçen sahneyi ele alışı Michael Mann'in yönetmenliğinin ne derece kaliteli olduğunu gözler önüne getiriyor.Bu son sahneden de anlıyoruz ki Michael Mann yanlış senaryo tercihi yaparak yeteneklerine yazık etmiş bu filmde.Öte yandan Mann'in filmlerinden alıştığımız müzik tonları bu filmde de kendini gösteriyor.Filme getirilebilecek en büyük eleştirilerden biri ruhsuz olması iken müzik kullanımının en azından bu olumsuzluğu bir nebze de olsun azalttığı söylenebilir.Diğer taraftan filmin süreninde kırpılabileceği gerçeği de var.
Chris Hemsworth zaten büyük oranda ruhsuz olan filme renk katamıyor.Oldukça donuk ve öne çıkamayan bir performans.Viola Davis, Leehom Wang ve Wei Tang adeta batırırken Yorick van Wageningen filmde kötü eleştiremeyeceğimiz tek isim.
Michael Mann Blackhat ile yanlış proje seçiminin acısını çekerken yönetmenin kariyerindeki üst düzey yapımların gölgesinde kalarak altı yıllık beklentiyi bir nevi hayal kırıklığına dönüştürüyor.Yine de Michael Mann'in ustalığını gösteren bazı sahneler filmi kötü olmaktan kıl payıyla da olsa kurtarıyor.Film sonrası acaba Michael Mann senaryosunu kendi yazmadığı filmleri çekmemeli mi sorusu da akıllara gelirken en azından sonraki filmlerinde senaryonun altında kendi imzasını atmasını ya da "Collateral" de olduğu gibi kendi kalitesine uygun senaryoları tercih etmesini umut ediyoruz.
PUAN:6.5 NOT:B-
23 Ocak 2015 Cuma
The Boxtrolls
Stop motion tekniğiyle çekilen The Boxtrolls'un yönetmen koltuğunda Anthony Stacchi ve Graham Annable ikilisi oturuyor.Stop motion'ın hakkını sonuna kadar veren yapım hem hikayesiyle hemde yarattığı dünyayla kaliteli ve değerli bir animasyon.Filmin seslendirme kadrosunda ise Ben Kingsley, Jared Harris, Nick Frost, Richard Ayoade ve Isaac Hempstead Wright gibi isimler bulunuyor.
Alan Snow’un romanından uyarlanan The Boxtrolls peynire düşkün bir halkın bulunduğu hayali bir şehirde geçiyor.Halkın inancına göre kutu cüceleri diye tabir ettikleri canavarlar geceleri çıkıp çocuklarını ve peynirlerini kaçırıyor.Fakat bu inancın aksine kutu cüceleri oldukça zararsız, dost canlısı ve mühendislik konusunda yetenekli canlılardır.Kötü adamımız Archibald Snatcher saygınlık ifadesi olan beyaz şapkaya sahip olmak adına tüm kutu cücelerini avlamak ister.Fakat kutu cüceleriyle birlikte büyüyen bir insan olan Eggs kötü adamımızın işini zorlaştırırken, halkın kutu cücelerine karşı ön yargısını sınamasına da neden olacaktır.
The Boxtrolls henüz ilk sahnelerde ilgi çekici şehir tasarımıyla göz dolduruyor.Karanlık ve gotik denebilecek şehir atmosferi kadar bal mumundan yapılmış gibi duran karakter çizimleri de izleyiciyi ekrana bağlıyor.Hikaye ise aksamazken seyirciyi bağlamayı da iyi biliyor.Kutu cücelerinden yarattığı diğer birçok karaktere kadar hepsi filmin işleyişine katkı sağlıyor.Özellikle kutu cücelerinin tasarımı ve davranışları oldukça sempatik ve izlemesi keyifli.Öte yandan hikayede bulunan; farklı görünen bir halka karşı kendini üst gören bir halkın ön yargısı, beyaz şapkalılar veya kötü adam karakterinin eylemlerinin nedenleri gibi faktörlere sembolik anlamlar da yüklenebilir tabi.Seslendirme ekibi başarılıyken finalin biraz aceleye getirildiği söylenebilir.Son olarak yazılar çıktıktan sonra son bir sahne daha karşımıza geliyor.Filmi izleyeceklerin kaçırmamasını tavsiye ederim.
PUAN:7 NOT:B
Maps to the Stars
Bu yıl Cannes Film Festivali'nde Julianne Moore'a En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getiren son David Cronenberg filmi Maps to the Stars yönetmenin Cosmopolis'in ardından tekrar adına yakışmayan bir hayal kırıklığı daha çıkarmasına neden olmuş.Senaryosunda Bruce Wagner'in imzasını taşıyan yapım Hollywood taşlaması yapmaya çalışırken hem Cronenberg'in hemde Wagner'in saçma yollar tercih etmesiyle alt üst oluyor.
Cronenberg'in giderek değişen ve farklılaşan kariyeri bu defa Maps to the Stars ile Hollywood’dan insan manzaraları sergilerken bu dünyada yaşayan insanların yaşadığı buhranı, psikolojik zorlanmaları, cinsel sapkınlıkları ve ensest ilişkileri konu alıyor.Psikolojik sorunları olan Agatha'nın tekrar Hollywood’a gelip ailesiyle yaşadığı sır dolu ilişki, Agatha'nın şoförü, Havana'nın oyunculuk bunalımı ve genç oyuncu Benjie başta olmak üzere bir grup insanı anlatıyor.Maps to the Stars, Hollywood'a taşlama yapmaya çalışırken tercih ettiği yollarla değersizleşiyor.Bu bakımdan Cronenberg'in kariyerine verdiği yeni yön izleyicisi için artık iyice endişe yaratıyor.
Maps to the Stars birbirinden sorunlu bir grup insanı gözler önüne getiriyor.Filmin en büyük sorunlarından biri de inandırıcı durmayan karakterleri.Üstelik karakterlerinin iyi çizildiği bile söylenemez.Durum böyle olumca Hollywood taşlaması da oldukça yapay duruyor.Ayrıca filme en ufak katkısı olmayan bir çok saçma sahnenin de varlığı filmin komik duruma düşmesine neden olurken, Cronenberg ve Wagner'in de ne yapmaya çalıştığını kendilerinin de bilmediğini düşündürüyor.Cronenberg'in hayal sahnelerini kavrayışı ise insana artık yönetmen bu kadar ucuz mu düşünüyor dedirtiyor.Yine de Maps to the Stars'ın bu rekabet dünyasının psikolojik sürtünmelerini sergilemesi noktasında bir iki değerli noktaya değinmeyi başardığı da yadsınamaz.Fakat genel anlamda inandırıcılıktan uzak yapay duran bir Hollywood portresi.
Zamanının en iyi aktrislerinden Julianne Moore'un karakterini farklı kavrayışı ortaya akılda kalıcı bir performans ortaya koymasını sağlarken, sahne sahne abartıya kaçması göze batıyor.Sonuç olarak bana kalırsa artısı ve eksisi bulunan ortalama bir performans.Eldivenleri ve kısa saçlarıyla izlediğimiz Mia Wasikowska karakteri iyi çizilmemiş olsa da performansını hiçte fena bulmadım.Robert Pattinson, John Cusack, Olivia Williams ve Evan Bird ise filmin parlayamayan yıldızları.
Bir iki noktası dışında Maps to the Stars ne gerçekçi ne inandırıcı hatta kimi zaman komik duruma düşen bir film.David Cronenberg ise tarzının dışında yeni bir şey denemek istiyorsa en azından adına yakışır işlere imza atması gerek.
PUAN:.5.5 NOT:C
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































